Yetİşkİnler İçİn Edebİyat ve Felsefe Atölyesİ 2. Soruşturma: Omelas'ı Bırakıp Gİdenler

İlk kez Lavinia ile tanıdım onu. Kitapçının raflarında dizi dizi sıralanmış onca kitabının arasında, elim Lavinia'ya gitmişti. Bunun ne denli sezgisel bir seçim olduğunu kitabı okuduktan sonra anlamıştım. Lavinia ile birlikte o ormanda, bir ağacın köklerinde uyuduktan sonra, Ursula K. Le Guin'li günlerim başladı. Onu çok, ama çok sevdim:) Beni derinden etkileyen büyük bir yazar olduğu için değil sadece; aynı zamanda cesaretli, hür, insani meydan okuyuşuyla çok sevdim onu.

Ursula Kroeber Le Guin, 1929 yılında Berkley, California'da dünyaya gelmiş; ama tüm yaşamı farklı coğrafyalarda, bambaşka kültür dünyalarında geçmiş. Şüphesiz ki, yarattığı dünyalara da can vermiş bu zenginlik. Aslında onun dünyalarının doğduğu toprakları, henüz çocukken keşfettiğini söylemek yanlış olmaz. Çünkü antropolog bir baba ile psikolog ve aynı zamanda hikaye toplayıcısı bir annenin çocuğu Le Guin. Anne Theodora Kroeber, Amerikan yerlilerinin hikayelerini derleyerek, onların yaşamasını sağlamış bir yazar. Baba Alfred Kroeber ise, modern antropolojinin kurucularından biri olarak kabul ediliyor. Ursula, bir röportajında şöyle diyor; “babam gerçek kültürleri inceliyordu, ben ise uyduruyorum”. Uydurduğu dünyalar ise, öylesine ayrıntılı, öylesine mümkün, öylesine insani ki, bu dünyalara ilk defa gittiğimizi söylemek en iyi ihtimalle bilinçsizce söylenmiş bir yalan olur. Belki de bizlere gösterdiği dünyalar sadece nerede olduğumuza, ne yaptığımıza işaret ediyor. Hiçbiri kusursuz değil bu dünyaların. Bir tanesini tercih etmek istesek bile, ona sitem etmeden, bunu gönül rahatlığıyla yapabilmek mümkün mü? Tıpkı karakterlerine yaptırdığı gibi, bize de iradi seçimimizi yaptırır Le Guin ve bu seçimin çıplak gerçekliğini önümüze bırakır. Çünkü kader denilen şey, iradenin çarpıştırdığı onca dünyanın arasında un ufak olmalıdır.

Bir Edebiyat ve Felsefe Atölyesi fikri zihnimde belirdiğinde, bunun Le Guin'siz olması mümkün değildi. Mesele saedece, hangi metni seçeceğimdi. Sonunda temel bir ikilemi ele aldığı öyküsü; "Omelas'ı Bırakıp Gidenler'"de karar kıldım. Yapmak istediğini sonuna kadar yapan sarsıcı bir metin. Öyküyü birkaç cümleden ibaret bir soruşturma uyaranına dönüştürmem mümkündü, ama bunu yapmak istemedim. Le Guin'in bilmemizi, anlamamızı istediği Omelaslılar'ın dünyasına tüm topluluğu götürebilmek istedim. Bunu yapabilmem için de, onun cümlelerine ihtiyacım vardı. Aslına sadık kalarak, metnin büyük bölümünü, dört aşamayla ve her seferinde yeni sorularla birlikte paylaşmayı tercih ettim.

Öykü o kadar çok ve önemli soru koydu ki önüme, bunların arasından sadece birkaç tanesini seçmek mecburiyeti zorladı beni. Daha defalarca kere soruşturabilirim; ama, öykünün bizlere sorduğu en açık soru elbette ki, temel bir ahlaki ikilem hakkında. Bir yanda Kant'ın ödev ahlakı; diğer yanda ise, Bentham'ın faydacı kuramı. Acaba gerçekten de, Bentham'ın dediği gibi, mesele sadece bir denge meselesi mi? Olabildiğince çok insan için, olabildiğince çok mutluluk deyince; acı ve hazzın arasına bir hat çekebilmek, bir diğerini dışlayabilmek mümkün mü? 

Le Guin, ödenmesi gereken bedel için neden bir çocuğu seçmiş? Zaten ödenen bedel bu değil mi; dünya nimetlerini paylaştıranların ve paylaşanların seçtiği bedel? Zizek'in dediği gibi, bildiğimizi, ama yaptığımızı bizlere göstermek için değilse, neden? Çocuk için artık umut olmadığını bize kabul ettiren nedir? Kırmızı Pazartesi bana, önyargılarımız vicdanımızı manipüle eder mi, sorusuyla gelmişti. Acaba vicdanımız mı aslında her şeyi manipüle eden? Ölmemek, her şeye rağmen yaşadığını bize fısıldayabilmek için önyargılarımızı, seçimlerimizi, değer yargılarımızı emerek manipüle eden?

Le Guin, öykünün sonunda şöyle sesleniyor bizlere...

“Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. Gece bastırır; yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam ederler. Omelas’ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gelmezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.”


Canım Ursula, hayal ettiğin dünyaların ötesinde, çok güzel bir yerde olman dileğiyle...

#minikminikfelsefe #yetişkinleriçinfelsefe #yetişkinlerlefelsefe #p4c #edebiyatvefelsefe #onlinefelsefeatölyesi #ursulaleguin #omelasetiği #omelasıbırakıpgidenler #omelasıterkedenler #rüzgarınonikiköşesi